Yeşim Ustaoğlu’nun Araf’ı vizyona girdi.


Araf bittiğinde uzun süre yerimden kıpırdayamadım, sonra sessizce salondan ayrıldım. Dalgın dalgın yürürken bir anda ceketimi unuttuğumu farkedip filmi izlediğim salona geri döndüm. Ancak kapıda farkettim ki aslında mevsim yazdı ve ben o sıcak günde ceket falan giymemiştim.
Ve ardından duygular gelmeye başladı. Belli ki ceket bahanesiyle filme geri dönen zihnimim asıl derdi, bir süre daha oralarda kalacağını söylemekti.
Biz şehirlilerin, konforu için didinip durduğu hayatlarına televizyon ekranlarından, youtube video’larından sızan, ne kadar burun kıvırsak da etrafımızı saran, “taşra kültürü” deyip işin içinden çıktığımız imajların karşısında -bence tam da Yeşim Ustaoğlu’nun istediği gibi – donup kaldım, çünkü hepsini tanıyormuşum ve baktığım acı başkalarının değilmiş.
Zehra, Olgun ya da Mahur, ya da Zeki hiç farketmez, hepimiz içinde bulunduğumuz an ile hayalini kurduğumuz an arasında sıkışıp kaldık. Seçtiğimiz yollar, yaptığımız işler farklı olabilir ama bugünü unutturan ve hareket ettiğimiz ilüzyonunu yaratan bu devinim, buralardan gitmenin – bir şekilde yırtmanın hayalleriyle hızlanmaya, hızlandıkça da yıkmaya devam ediyor.
Araf’ta karşılaşacağınız şey bu, bugün, Türkiye. Biraz düşününce, birazcık bakmaya başlayınca zorlanmamak elde değil,  zorlanmadan da anlamak mümkün değil. Bu yüzden Zehra’yla tanışmalısınız.
Araf Venedik Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinin ardından ve New York-Tokyo-Moskova-Abu Dhabi Film Festivallerinden önce şimdi sinemalarda.

+ There are no comments

Add yours