Şubat ayı Lisbeth Salander ayı. Hem türkçe kitabı, hem filmi geliyor.


Arı Kovanına Çomak Sokan Kız nihayet çevrilmiş. 1 Şubatta kitapçılarda olacakmış. Millenium serisinin ikincisi Ateşle Oynayan Kız o kadar heyecanlı bir yerde bitmişti ki, devamı için Türkçesini bekleyenler nihayet rahat bir soluk alabilecek. Ama biran once okuyun ki, Şubat ortasında filmini !f’te birlikte izleyebilelim!

Serinin bu son kitabında, ikincinin aksiyonu, heyecanı ve hızını beklemeyin. Derin devlet olayının iç yüzüne girdiği, devletin bile bilmediği, bilenlerin öldüğü ya da unuttuğu bu ultra gizli örgütü anlattığı, aktörlerini tanıttığı ve konuyu topralamaya çalıştığı için hız doğal olarak düşüyor biraz. Pelin’in çok yerinde yakıştırması gibi, üçüncü kitap bir Ergenekon dosyası. Bin sayfalık ergenekon iddianamesi okur gibi değil tabi ki okuma deneyimi. Kalınlıkta yarışır ama yine sayfaları üçer beşer çevirip, su gibi okumak istiyorsun.

Kitabın üç kollu bir kurgusu var. Kafasında bir kurşunla hastane yatağına bağlı, sonucunda hapsi boylaması kesin görünen davasını bekleyen ejderha dövmeli kızımız Lisbeth Salander; Salander istesin istemesin ona yardım etmeye kararlı cengaver araştırmacı gazetecimiz Kalle Blomkvist; ve, bu beceri ve zekayla nasıl bunca kötülük yapabildiklerine akıl sır erdiremediğimiz derin devlet mensupları. Derin devletle yetişmiş bir toplumun evlatları olarak, bu durum bir yandan da çok gerçekçi geliyor insana. Tahayyül ettiğimizden çok daha sığ bir grup insanın, alenen yaptığı bir dolu kötülük değil mi derin devlet eylemleri nihayetinde?

Bildiğimiz hiç bir dedektif tiplemesine benzemeyen Salander’e yüksek koruma, yatağa çakılı kalma falan sökmüyor biliyoruz. Elinde bir bilgisayar olsun gereken yerleri hackleyebileceği yeter. Blomkvist, Simenon’un Maigret’si gibi kendini pek de terletmeden, merakıyla, içgüdüleriyle buluyor yolunu sokaklarda. Açığa çıkma korkusuyla tekrar biraraya gelen gizli örgüt, eski yöntemlerle susturmaya çalışıyor elemanlarımızı. Ama ne Blomkvist ne de Salander eski tip kurban modeli değil. Tom Jerry’e tuzak kurarken, Jerry’nin zıpır aklının hep üstün gelmesi gibi olan biten..

Tabi ki detaylarda Erica ve yeni işinde maruz kadığı seksist tavır, derin devlet ve kadın ticareti ilişkisi, kadına karşı şiddet, siyasi doğruculuk mesajları, ahlaki doğruculuğun yanlışlığı mesajları bol bol var. Bunlara detay demek doğru değil aslında. Ana konunun kenarında biraz ama o konuyu ortaya çıkaran da, besleyen de, sonunda çözülmesini kaçınılmaz kılan da hep bu yanlışlar ve doğrular. Bunlar olmadan Stieg Larsson’un milenyum üçlemesi bu kadar özel ve nevi şahsına münhasır olmazdı. Herhangi bir polisiye trash olurdu hatta.

Stieg Larsson bu üçlemeyi yayınevine gönderdikten sonra oldukça genç bir yaşta kalp krizinden öldü biliyorsunuz. Kendisi de bir gazeteci olan Larsson’un ölümüne ilişkin bir sürü komplo teorileri ortaya atıldı. Kitaba konu olan derin devletin işi olduğu, hala bazı kesimlerin yürekten inandığı bir teori. Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu  olduğunu tam bilemediğimiz milenyum üçlemesinde yazılanlar gibi, ancak ‘kim bilir’ diyebiliyorum bunlara..

Ama daha gerçek ve acı bir şey var. Ölümünden sonra birden dünyanın en zengin yazarlarından biri olan Larsson’ın mirası için ailesi ve sevgilisi mahkemeye gitti. Okuduğum kadarıyla yıllardır evlenmeden birlikte yaşadığı sevgilisi kaybetmiş. Kan bağı ve evlilik sözeşmesi, İsveç gibi bir yerde bile üstün gelmiş.

Salander’in lezbiyen/satanist yakıştırmalarına meydan okuyan bir kostüm ve makyajla kendi mahkemesine gitmesi, toplumun kadın algısına meydan okuyan Larsson’un zaferi gibiydi. Bunu bile bile, gerçekteki hayat arkadaşının, bu zaferden mahküm bırakılması nasıl bir ironidir? Kitapları okuyunca, Larsson’un kemikleri sızladıysa bu yüzden sızlamıştır diye düşündüm, derin devlet onu da öldürdü diye değil.

+ There are no comments

Add yours