Şöööyle bir arkaya yaslanıp film izleme vakti: İstanbul Film Festivali kapıda.. Tavsiyeler 1


!f ekibi için bir taraftan festivali toparlarken, bir taraftan düz beyaz duvara bakarak zihni boşaltma vakti. Hafif katatonik haller. Mümkünse minimum konuşalım, maksimum susalım, gözlerimiz anlatsın, ya da anlatamasın, fark etmez.

Böyle zamanda başımıza gelebilecek en güzel şey de içinde hiçbir sorumluluğumuz olmayan, yok geç gelen olmuş mu, yok film geç başlamış mı, yok altyazıda sorun yok di mi gibi konularla zerre kadar ilgilenmediğimiz misler gibi bir festivalde film izlemek.

İki elim kanda olsa gidicem fimlerim:

Mikrofon- İran Kedileri’yle tanışmışık. İskenderiye’li kedilere geldi sıra. Underground müzik ve sanat. Oradan da Tahrir Meydanı?

Sound of Noise – Tam !f’lik film dedilerdi de, okuyunca çok sevmiştik. Varşova’da Özgür Ruh ödülü almış, daha ne olsun?

Pina- Pina için Wim Wenders tarafından yapılmış bir film. Pina, ana gibi ya, sıcak kucak gibi ya. Niye hepimizin anası bilmiyorum, ama öyle yoğun, öyle ilahi geliyor bana.

My joy – Karanlık, karanlık olduğu kadar da güzel bir filmmiş derler. Çirkinliğin, acımasızlığın şiiri diyenler de oldu.

Poetry- Posteri ilk olarak Cannes’da ilişmişti gözüme. Duru, sessiz bir film olacak bu, belli. Şiir kurslarına giden yaşlı bir kadının hayatında ilk yazacağı şiiri hayal etmeye çalışıyorum, hemen izleyesim geliyor. Cannes’da senaryo ödülü.

Nostalgia de la Luz- Bana mı öyle geliyor, yoksa Güney Amerika’nın askeri darbelerinin acısı bugünlerde daha mı çok hissedilir oldu buralarda da? Yeni konuşmaya başladığımızdan mıdır? Şili’deyiz bu kez. Gökyüzünde hayat arayan astronomlarla, çölde ölülerini arayan kadınlar arasındaki ilişki hayatın çok zalim ama çok gerçek bir haline gönderme yapmıyor mu?

Tindersticks & Claire Denis- Birşey dememe gerek yok sanırım?

Arkası yarın: Gördüm, allahaşkına kaçırmayım filmlerim..

+ Leave a Comment