Lisbeth Salander Amerika’yı da tekmelemiş..


lisbeth2Stieg Larsson’un milenyum üçlemesi kısıtlı gösterimine rağmen, Amerika’da müthiş iş yapınca stüdyoların iştahı kabarmış. Arı kovanına çomak sokup, derin devleti alaşağı ettikleri sonuncusu, The girl who kicked the hornet’s nest, (çok yaratıcı bir çeviri bekliyorum bizlerden bu başlık için:  Mesela tutku çemberi.) alt yazılı ve uzun olmasına rağmen box office’de yine benzerlerini sollamış. Haliyle Holywood versiyonları çekilecekmiş. Yönetmen David Fincher olacakmış. Lisbeth’i canlandıran İsveçli Noomi Rapace bu yeni filmler için ithal edilecekmiş. (Guy Ritchie’nin yeni Sherlock Holmes’unda da görecekmişiz kendisini). Normalde avrupalı ya da uzakdoğulu bir filmin amerikanlaşacak olması üzer insanı ama Ejderha Dövmeli olanın İsveç yapımı, o çıplak ve dürüst iskandinav sinemasını hiç karşılamadığından pek kahrolmadım. Hatta David Fincher’ın daha iyi iş çıkarmasını bekliyorum.

Romanlar kilosal ağırlıklarına rağmen su gibi okunan isveç usulu trash/crime kategorisinde, ki sanıyorum dünyada en çok iş yapan kategoridir kendisi. Okuması da, izlemesi de pek zevklidir. İsveç usulu olmasının artısı insana ‘vay epey ciddi bir roman okuyorum aslında’ yanılsaması yaşatması. Kadına karşı şiddet, nefret suçları, faşizm, derin devlet konularında ders kitabı olacak kadar eğitici bilgiler, doğrucu önermeler barındırıyor. Yine isveç usulu aşk seks ilişkileri, namus kavramına hapsolmuş dünyanın geri kalanı için taze bir nefes… İdealist (neredeyse naif) siyaseten doğruculuk, ahlakçılığa pirim vermeyen özel ilişkiler: Kafamdaki muhteşem İskandinavya.. Filmde bu ahlak, aslında ahlaksızlıkmış gibi sansürlenmiş. Onu sevmedim. İsveç’e yakıştıramadım..

+ There are no comments

Add yours