Kendinizi Arat Dink’in Yerine Koyun


“Burası tuhaf bir ülke. İnsan, babası öldürüldükten sonra üç yıl sonra çıkıp babasına ağlamaya utanıyor.”

Nasıl yormuşuz Arat’ı…

Oldurenler belli, azmettirenler belli, yuksek yerlerde karanlık kafaların yazıp cizdigi, sasirtici derecede moronik ama zehirli planlar belli. Üç yıldır Arat ve yakınları bekliyor. “Tum dunyanın camını cercevesini indirmek istiyorum,” demis. Çok haklı.

Ortaokuldayken Istanbul Film Festivali’nde ilk gittigim filmlerden biri Z idi. Hala aklımda. Bu sene Altyazı ekibiyle Turkiye’de olup bitenler baglamında !f Kult filmi ne olsa diye konusurken bahsi gecti, sonra cesitli sebeplerle farklı bir filmde karar kıldık.  Saglam filmdir, ilgilenenlere.

3 Comments

Add yours
  1. Zeynep Erdim

    Z filminde olayları araştıran savcı Christos Sartzetakis albaylar cuntasi sona erdikten sonra yunanistan’ın cumhurbaşkanı oldu.

    merak ediyorum hrant’ın davasına bakan yargıç bu gece rahat uyuyabilecek mi? hrant’in eşi ve çocuklarının ‘babamı tehdit eden adamlar kimlerdi’ sorusuna bile cevap aramaya gerek görmeyen yargıç sadece hrant’ın ailesiyle değil, hepimizle dalga geçiyor. meclis araştırma komisyonu, hadi daha sivil söyliyim, halkın kendi oylarıyla kendilerini temsil etmesi için seçtikleri temsilcilerin raporu istanbul ve trabzon’daki bürokratları ve kolluk kuvvetlerini bu cinayetten sorumlu tuttu. üç yıldır bu insanların bir teki bile yargılanmıyor.

    hrant dink cinayeti kadar içinde onlaca insanın işbirliğini barındıran bir cinayetin sonunda sadece iki kişi hapse gidecek gibi görünüyor. bunun tek anlamı var: devlet bize ‘gerekirse tekrar öldürürüz’ diyor.

    yunanistan’la türkiye arasındaki fark bu işte. yunanistan albaylarını yargılayıp cezalandırdı. bizde albaylar 17 yaşındaki ogün samast’ın ardına saklanıyor. hiçbir savcı ya da hakim de o çocuğa ‘çekil bakayım kenara, arkanda kimler var senin’ deme cesaretini bulamıyor.

  2. ismi lazım değil

    Sizin hiç babanız öldü mü?
    Benim bir kere öldü kör oldum
    Yıkadılar aldılar götürdüler
    Babamdan ummazdım bunu kör oldum
    …..
    …..
    …..
    …..
    Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
    CEMAL SÜREYA

  3. ismi lazım değil

    Ahmet Altan – 19.01.2010

    Kopya cinayetler
    Birinci sayfanın tepesinde iki cinayetle ilgili haberler var.
    Bunlar aslında birbirinin kopyası olan iki cinayetin değişik aşamalardaki durumunu anlatıyor.
    Birinci haberde Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca’nın gürültülü tahliyesi var.
    İkinci haberde ise Kafes Planı’nda bir “operasyon” olarak söz edilen Dink cinayeti yer alıyor.
    Yaklaşık otuz yıl arayla işlenen iki cinayette de öldürülenler gazeteci.
    Öldürenler de “milliyetçi” gençler.
    İki cinayetin katilleri de, cinayeti işlemeden önce güvenlik güçlerince “fark edilmiş” isimler.
    Cinayet işleyecekleri daha önceden biliniyor.
    Engellenmiyorlar.
    Hatta Hrant Dink cinayetinde “katilleri” yönlendirenlerden biri resmen “polise ve jandarmaya” muhbirlik yapan bir adam.
    Jandarma, Dink’in katilleriyle ilgili olarak cinayetten önce gelen bilgileri saklamış.
    Emniyet’teki bazı isimler de ellerinde bilgi olmasına rağmen işin üstüne gitmemiş.
    Hrant’ın “öldürülmeden” önce bir vali muavininin yanında iki “MİT görevlisi” tarafından tehdit edildiğini de biliyoruz.
    İki cinayet de “devletin bazı birimlerinin” bilgisi dahilinde işlenmiş.
    Yolu katillere açmışlar.
    Ve cinayetler işlensin diye beklemişler.
    İpekçi cinayetinde bu kadarla da kalmamışlar.
    Sıkıyönetim Komutanlığı, Ağca’nın yakalandıktan sonra polisteki sorgusunu yarıda kestirip katili teslim almış.
    Sonra da Ağca’yı askerî cezaevinden kaçırmışlar.
    Ben o askerî cezaevini biliyorum.
    Babam orada yattı.
    O cezaevinden mahkûmlar kaçamaz, o cezaevinden mahkûmlar “kaçırılır” ancak.
    Ağca’yı kaçırdılar, hesabı da zavallı “iki ere” kesip dosyayı kapattılar.
    Bugün de Dink’in katillerini kaçırmak isteyenler vardır mutlaka, kaçıramıyorlarsa kamuoyunun yoğun dikkatinden çekindiklerindendir.
    Kafes Planı’nda, Dink cinayetinden “operasyon” olarak söz edildiğini hiç aklınızdan çıkarmayın.
    İpekçi cinayeti de, Dink cinayeti de, öncesi sonrasıyla birer “operasyondu”.
    Devlet birimlerinin işin içine karıştığı iki operasyon.
    Birincisinin failleri “suikast için pilot bölge” seçilen Malatya’dan, ikincisinin failleri de daha sonraki “pilot bölge” olarak belirlenen Trabzon’dan çıkmıştı.
    İki cinayetin perde arkasındaki “yöneticilerinin” kim olduğunu bulmak devletin elindeyken iki cinayette de sadece “tetiği çekenlerle” yetinildi.
    Bugün Dink cinayetinin davası sürerken devlet hâlâ “gerçek katilleri” ortaya çıkarmamakta direniyor.
    Vuranları biliyoruz, onlar ortada.
    Ama “vurduranları” bulmak için o dönemdeki jandarma ve polis yetkililerini ciddi biçimde sorgulamak gerekiyor.
    İşin o kısmı hep savsaklanıyor.
    Devlet, kendi içindeki suçluları yakalamamakta direniyor.
    Zaten, otuz yıl arayla öldürülen iki gazetecinin cinayetinde “devletin bıraktığı parmak izlerine” baktığınızda, bu ülkede en tehlikeli unsurun, devletin içindeki bazı silahlı birimler olduğunu görürsünüz.
    Taa Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren devletin bazı birimleri bu ülkenin aydınlarını öldürtüyor.
    Bu cinayetler, İttihatçılardan Cumhuriyetçilere kalmış bir miras.
    Aydınları ya “susturmak” için ya da “ortalığı karıştırmak” için öldürtüyorlar.
    İlk başlarda gerçekler bilinemiyor, bilinenler de yazılamıyordu.
    Bugün ise hem gerçekleri biliyor hem de gerçekleri yazabiliyoruz.
    Ama gerçek katillere bir türlü ulaşamıyoruz.
    Asıl görevleri “insanları korumak” olan devletin bazı birimleri, katilleri korumak için devreye giriyor.
    Eğer biz, “gerçeği, yalnızca gerçeği” ister, “yalanlarla” oyalanmayı reddedersek sonunda katiller ortaya çıkarılacak, bugün halkın baskısına kimse dayanamaz çünkü.
    “Dink’i kim öldürttü” sorusunu inatla sormayı sürdürsek katiller ya Ergenekon’dan, ya Kafes’ten çıkacak.
    İzler hep aynı karanlık mağaraya gidiyor.
    Şu bazılarının “muhalefet” örgütü sandığı Ergenekon’a ya da Ergenekon’un benzerlerine.
    O mağarayı aydınlatmak zorundayız.
    İsteyen o mağarada “muhalefetin” saklandığını söylesin, biz orada “katillerin” saklandığını da, bu ülkedeki herkesin can güvenliği için o mağaranın aydınlatılması gerektiğini de biliyoruz.
    Onlar karartmak için diretiyorsa, biz de aydınlatmak için diretmeliyiz.
    Bundan vazgeçmek, cinayeti özgürleştirmek olur çünkü.

+ Leave a Comment