I’m still here, or am I?


phonixHadi bu seneki festival bölümlerimizden birini açıklayalım: Real/unreal ya da ne kadar gerçek/o kadar kurgu. Belgesel dediklerimiz yani. Tanımı her daim tartışılan bir konu. Belgesel ne kadar belgeler, ne kadar kurar? Vizörden bakanın bakışı aynı belgeyi her defasında başka bir hikayeye çevirmez mi? Belgeleme iddiası, egoların en büyüyü olabilir mi? Postmodern patlamadan bu yana ipliği pazara çıkarıldı belgeselin. Ama bu değerini azaltmadı, artırdı.

Bir taraftan, subjektifliğin kabul edilmesiyle eline kamera alanın denediği ve sosyal ağlar sayesinde kolayca paylaşabildiği bir dolu öznel belgesel çıktı piyasaya. Mockumentary denen bir akım başladı sonra. Diğer taraftan gerçeği yakalama arzusu da devam etti. Belgesel belgeye en çok nasıl yaklaşır araştırmaları, çok deneysel çalışmalar çıkardı karşımıza. Kameranın bir yere odaklanmadan geneli kaydettiği, eski usul görgü tanıklarının düz anlatımının tekrar yüceltildiği. Bu yeni trendlere hep olduğu üzere bu yıl da bakıyoruz.

Öte yandan, uzun metrajlı filmler de belgesel teknikleri kullanmaya başlayınca iyice hatlarını kaybetti herşey. Belgesellerin ne kadar gerçek olduğunu sorguladığımız gibi, filmlerin ne kadar kurgu olduğunu da anlamaz olduk. Böyle bir ortamda çıktı karşımıza ‘I’m still here.’

Gerçek mi, kurgu mu sorusunu cevabını bilemene rağmen sorabildiğin, oyunun ne kadar ciddi sonuçları olacağını merakla beklediğin, yılın en ilginç/tuhaf/sıkı çalışması.

Joaquin Phoenix’in kariyerinin nasıl sona erdiğinin acıklı bir öyküsü gibi izlediğimiz. Phoenix altın çağını yaşarken sinemayı bıraktığını, hayatının gerçek ideali rapçilik için kolları sıvadığını duyuruyor. Kayınbiraderi Casey Affleck bu maceranın her detayını sansürsüz görüntülüyor. Sansürsüz derken dibine kadar. Olay gerçekse, Affleck kayınbiraderinin en itici, zavallı, iğrenç yanlarını böylesine ortaya koymak için ya Phoenix’ten nefret ediyor olmalı, ya da çok acımasız. Oyunsa, dahiyane bir  belgeselcilik ve Phoenix adına nefis bir oyunculuk var ortada. Evet hala belgeselcilik, zira oyunsa da Phoenix hayatının o dönemini gerçekten öyle yaşıyor. Şöhretin iğrençleştirdiği biri var karşımızda. Etrafındakilere korkunç davranıyor, kokain çekip ırkçı espirirler yapıp sadece kendisi gülüyor, içinde ‘fuck’ geçmeyen iki kelimelik bile bir cümle kuramıyor. Despot olduğu kadar ezik, öz nefretle dolu bir adam. Üstelik, rapçilik yolunda hiçbir yetenek ya da kararlılık gösteremiyor.  Ünlü isimler görüyoruz ara ara. Herkeste ‘bu gerçek olabilir mi?’ bakışı. Letterman’a çıkıp tek kelimelik cevaplarla kendini madara ettiği gün, tüm dünyanın ağzına düşüyor. Herşey o kadar gerçekçi ki, bu oyun Phoenix’in kariyerine malolmuş olabilir.

Orada yine aynı soru geliyor karşımıza. Ne kadar gerçek/ne kadar kurgu. Kurmaca gerçek oluğunda hala kurmaca kalır mı? Gerçek kurgulandığında gerçekliğin ne kadarını kaybeder? Tam zihni sinir işler. Ama vizyon açıcı. Belgeselcilik, felsefi bir boyut kazandığından altın çağını yaşıyor sanki. Hayata dair, tam anlamadığım bir sürü soru sorduruyor.

+ There are no comments

Add yours