Güzelliğin kölesi, sanatın gerillası: Jan Fabre

Güzelliğin kölesi, sanatın gerillası: Jan Fabre


Eline geçen her şeyle sanat üretiyor Jan Fabre. Kendi vücuduyla performans sergiliyor. Gözyaşı, idrarı, spermi ve kanıyla resim çiziyor. Çeşitli formlara bürüdüğü bokböcekleriyle ışıltılı heykeller yapıyor… Tüm bunlar sadece ‘güzelliği’ en doğru yolla anlatabilmek için. Jan Fabre, çağdaş sanatın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olarak gösteriliyor. Oysa ona göre, çağdaş sanat “adi ve güzelliğe inançsız”.

Peki öyle ise, o kimdir ve ne mi yapıyor? Bir sanat gerillası olarak, “güzelliğin kırılganlığını koruyan ütopik silahlar üretiyor.” Fabre’nin bu “silah”larından üçü, Haliç Kongre Merkezi’nde seyre açılan uluslararası modern ve çağdaş sanat fuarı Artinternational’da. Fabre’nin bu ikonik işlerini görmek için de bugün son gün, bizden söylemesi.

Esra Açıkgöz*

“Çağdaş sanatın en önemli temsilcilerinden” diyerek tanımlıyor eleştirmenler sizi. Sizse bir röportajınızda “Çağdaş sanat adi ve artık güzelliğe inanmıyor” diyordunuz. Öyleyse siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben bir sanat gerillasıyım. İşgalciye karşı direnişteyim. İşgalci olan, sanatın içindeki alaycılık. Şahsen bana göre, sanat sarhoş edici bir güzellikten gelmeli, dış dünyaya olan aşkın bir beyanı olmalı. Ben doğuştan, ölümcül güzellikte sanat eserleri yaratmak isteyen bir sanatçıyım. Güzelliğin kırılganlığını koruyan ütopik silahlar yapmak istiyorum.

Tragedy of a Friendship | Troubleyn/Jan Fabre, 2013

Tragedy of a Friendship | Troubleyn/Jan Fabre, 2013

Heykel, tiyatro, dans, enstalasyon, performans… Böyle geniş bir yelpazede çalışmalar üretmenizin nedeni yetinememek mi; arayış mı? Nedir?

Ben güzelliğin kölesiyim ve her zaman, sahip olduğum fikri en doğru şekilde anlatacak platformu seçiyorum. Güzellik için diz çöküyorum. Geriye dönüp 30 senelik külliyatıma bakınca, ‘bütünsel’in benim için en önemli araç olduğunu görüyorum. Ben kendime bütünsel sanatçı diyorum: Arıyorum, çalışıyorum ve her şeyin içindeki evrensel bağlantıyı korumak için çabalıyorum. Her zaman bilim insanlarının mutfağına baktım, belki de çalışmalarım başarısız olmuş tariflerden meydana geliyordur. 

‘İğrenileni’, güzel ve estetik hale getiren böcek heykelleriniz en çok dikkat çeken işleriniz arasında yer alıyor. Neydi sizi bokböceklerinin peşine takan?

70’lerin sonundaki ilk laboratuvarım aile bahçemizde, iki burun şeklinde olan, içinde metamorfozla ve yeni bir hayat yaratmakla ilgili çizimler yaptığım, tüm sanat çalışmalarının da ‘koku’ fikrinde temellendiği bir çadırdı. Topraktan solucanları çıkarıp, sinekleri yakalardım; sonra sineklerin kanatlarını kesip onları solucanların bedenine yerleştirirdim. Aynı dönemde dayımdan Fransız böcekbilimci Jean-Henri Fabre’nin el yazmalarını ve kitaplarını edindim. Onun yazıları ve çizimleri çalışmalarımı çok etkilemiştir. Benim için, heykellerimdeki bokböcekleri hafızayı ve dünyadaki en eski bilgisayarı temsil ediyor. Onlar, tıpkı Flaman vanitas resimlerinde sıklıkla görüldüğü gibi insanoğlunun radarları ve ölümle yaşam arasındaki köprüyü sembolize ediyor.

YAŞAMA SAYGIMDAN ÖLÜMÜ KUTLUYORUM

Jan Fabre / Gravetomb and Skulls

Jan Fabre / Gravetomb and Skulls

Siz de sık sık eserlerinizde ölümün ve yaşamın kutlamasını yapıyorsunuz. Peki, sizin ölümle ilişkiniz nasıl? Onu kabullendiniz mi gerçekten?

Genç bir adam olarak iki kez komaya girdim, yani ödünç bir hayatı yaşıyorum. Tüm işlerim; görsel sanatlar, yazılar ve sahne işleri, ölümden sonra yaşam fikrini temsil ediyor. Yaşama saygımdan ölümü kutluyorum. 

Kendinizi bir ‘sanat malzemesi’ olarak da kullanıyorsunuz. Hatta idrar, sperm, kanınızla çizdiğiniz resimleriniz var…

Kendini incelemek en üst düzeydeki performans. Ben insan bedenine dair bilgi ve malzemeye inanan bir sanatçıyım. Kendimi araştırmak ve sınırlarımı sınamak, sadece ben bir sıvı haline gelip dünya kaynakları içinde eridiğimde sona erecek olan, devamlı bir performans. Sanatçının malzemesi ve zamanı, kendisi kum saatindeki kuma dönüşene dek durmaz.

Sanatınızla özellikle izleyicilerde bir beden farkındalığı, kendi bedenine yönelik bir arayış yaratmayı amaçlıyorsunuz. Bedenin; bu kadar göz önünde olduğu ama bir o kadar da günümüz estetik kaygılarının sıkışmışlığı içinde, bize ait olmaktan çıktığı bir zaman da insanları gerçekten kendi bedenleri üzerine düşündürtmek mümkün mü?

Aslında, beden benim araştırmamın hem öznesi hem de nesnesi. Bana göre, insan bedeni her şeyin ölçütü. Bedenin, örneğin kamusal alanda, soğuk bir obje olarak sunulduğu bir toplumda yaşıyoruz; oysa ki biz insanlar sıcak kanlıyız. Kanayan, koklayan, ağlayan, kırılgan bedenlerimiz var… Ben de işimde kırılganlığın bu gücünü savunuyorum. Örneğin, kadın pedi reklamlarında menstürasyon kanı gibi güzel ve verimli bir salgı hala mavi sıvıyla ifade ediliyor. Günümüz kadınları kendi bedenlerinden hala utanıyorlar mı? Yoksa günümüz erkekleri mi o kanı hala kirli bir şey olarak görüyor?

Jan Fabre / Braintree with golden fruits, 2011

Jan Fabre / Braintree with golden fruits, 2011

İzleyiciyi “rahatsız, tedirgin” etmeyi seviyorsunuz. Sizce bu duygu empatiden daha mı dönüştürücü, etkili?

İşlerim izleyiciyi keyifli bir şaşkınlık durumuna sokuyor, yani en azından ben öyle olduğunu umarım. Bedenim ve işlerim çelişkiler ve zıtlıklarla dolu olan bir varil. Ben kavgayı seven bir güzellik savaşçısıyım ve kırılganlığı savunan bu savaş aracılığıyla kendi duyarlılığımı ve kırılganlığımı gösteriyorum. Güzelliğin –kafa karışıklığı yaratırken ve huzur kaçırırken bile- aslında her zaman bir yeniden uzlaşma mesajı taşıdığına inanıyorum.

AŞKIN, HAYAL GÜCÜNÜN VE SANATIN ANARŞİSİ

Sansür, Türkiye’deki sanatçıların en önemli sorunlarından biri. Cesur işler yapan, ‘sınırları’ zorlamayı seven biri olarak sizin başınız hiç derde girdi mi? Kendinizi ne kadar özgür hissediyorsunuz?

Her ülkenin kendine ait problemleri var. Mesela Brüksel’deki kraliyet sarayının tavanına kalıcı işim ‘Haz Cenneti’ni (2002) yaptığımda, Belçika’yı seçtiğim için, iş neredeyse politik bir eylem haline dönüştü. Aşırı sağ kanattaki Flaman partileri 6 ay boyunca bana fiziksel ve zihinsel olarak saldırdı.

Jan Joet’in küratörlüğünü yaptığı ‘Over the edges’ (2000) sergisi için ‘Aklın Ayakları’nda ise üniversite avlusunun kolonlarını tamamen gerçek etle kaplamıştım; hem mermer etkisi, hem de kolonların derisini yüzmüşüm gibi bir etki yaratmak için. İşin önünde aylarca bana ve çalışmama yönelik eylemler, yürüyüşler yapıldı. Bütün o yiyeceği mahvedemezsin, argümanının gölgesinde, insanlar sanatla anlatmaya çalıştığım etin anlamını okuyamadılar.

Aşkın anarşisi. Hayal gücünün anarşisi. Sanatın anarşisi. Hayatta bu 3 kanuna uyarım ve onlara göre yaşarım.

Bir röportajınızda neden  işlerinizde kendinizi kullandığınızı anlatırken “Bir otoportre yapmak kendini bir soğan gibi soymak gibidir. Soydukça farklı Jan Fabre’lar keşfedersin” diyorsunuz. Siz kendinize dair neleri keşfettiniz?

Genç bir sanatçı olmanın bir ömür sürdüğünü keşfettim. Yıllar geçtikçe kendimi daha iyi çizebilirim. Kendi yüzümü ve maskemi daha iyi tanımaya başladım. Bana göre oto-portre ölümlülüğü reddetmektir. Ben olduğumu düşündüğünüz tüm bronz heykeller, çizimler ve fotoğraflar bazen benim ölmüş abimdir. Aslında bu bir Flaman ortaçağ temasıdır. ‘Elkerlyc’: Benim ve herkesin hikayesi.

Jan Fabre / Different Hours VI, 1990

Jan Fabre / Different Hours VI, 1990

Bugün son erecek olan Artinternational’da işlerinizi gezebileceğiz. Neler bekliyor bizi, bu sefer ne üzerine kafa yorduracaksınız?

Belçika’dan Deweer Gallery’yle beraber 3 ikonik ve hatta tarihi işi sergileyeceğiz: 1977’den ‘Ayakkabı Kutuları’ seti, 1990’da yaptığım büyük ‘Farklı Saatler 6’ resmi ve 1997 senesinden böcek heykeli ‘Et Yığını’. Bu seçki görsel sanatımdan güzel bir kesit sunacak.

GÖZYAŞLARI, RUHUN UNUTULMUŞ DİLİ

30 yıldır insan vücudunu, sıvılarını inceleyen işlere imza atıyorsunuz. Ne keşfettiniz bu süreç boyunca?

JanFabre02Bence, araştırdığım kadarıyla, insan bedenini 3 tipte tanımlayabiliriz: ilki fiziksel beden, örneğin kendi fiziğimin sınırlarını zorladığım solo performanslarıma bakın. İkinci olarak erotik bedeni araştırdım, mesela tüm sahne çalışmalarımda cinsellik inkarının derin bir erotizm yarattığını görürsünüz. Üçüncüsü ruhsal beden. Keşişler ve melekler ya da bokböceği heykellerimin bazılarında olduğu gibi, yeni bir tene sahip, hatıralarla dolu boş bedenler görüyoruz. Aslında, bir iç iskelet değil ama dış iskelet gibi. Kendi beden sıvılarımla yaptığım çalışmalarımdan birinde, örneğin gözyaşı çizimleri projemde; farklı gözyaşları için bir çeşit tipoloji geliştirdim. Birinci tip rahatsız eden gözyaşları; mesela soğan soyarken, ikinci tip duygusal gözyaşları; örneğin sizin için değerli birini kaybettiğinizde, üçüncü tip ruhsal gözyaşları; güzel bir müzik partisyonu dinlerken veya başyapıt bir resme bakarken ortaya çıkan. Çizimlerimde ruhsal gözyaşlarının kağıdımda en çok tuz izi bıraktığını göreceksiniz. Neredeyse ruhun unutulmuş dili gibi.

 

*Hürriyet’ten Esra Açıkgöz, Fabre’yle yaptığı bu söyleşi gazetede kısaltılmış yayımlanınca, uzun halini !f blog’la paylaştı. Bu harika söyleşi kaybolmasın, Fabre’nin dünyasından mahrum kalmayalım diye…

Categories

+ There are no comments

Add yours