Güzel Belgeseller Bunlar


İstanbul Modern’de ayın ikinci yarısında Danimarkalı 6 uzun metraj belgeselin gösterimi olacak, programın detaylarlarına buradan ulaşmak mümkün. İçlerinden özellikle ikisi Tophane’ye inin ve beni mutlaka görün diyor. İkisinin merkezinde de insanların izleyicili icracılı masif kalabalıklar oluşturdukları farklı birer etkinlik var. Kişiye gündelik hayatının sıradanlığından bir süreliğine sıyrılma imkânı sunan, kültürlerin paylaştığı coşkulu ayin biçimleri bunlar. Spor ve Müzik. İki film de konusunu işlerken bir yandan da “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” deyişini izlercesine Danimarkalılık haletiruhiyesine ışık tutuyor.

danishdynamiteBahsi geçen filmler, Danish Dynamite ile Roskilde. İlkinin Danimarkalılığa yaklaşımı futbol üzerinden. Kendilerini iflah olmaz iyimserler olarak gören, mütevazılığı ve gamsızlığı “İnsan bazen kazanır, bazen kaybeder bizim düsturumuzdur” boyutlarında yaşayan bir toplumda futbolla ilişkilerini 1978’e kadar kadrolu amatörler olarak sürdüren Danimarka milli takımı karşımızda. Danimarka’da bira, peynir, beykın ve pornodan başka şeylerin de olduğunu dünyaya ispatladıkları seksenli ve doksanlı yıllardaki bol inişli çıkışlı serüvenleri keyifle izleniyor. Danimarkalıların dinamitini ateşledikten sonra Türkiye milli takımının direksiyonuna geçen ve dönemin savsak Türk futbolcusu profilini altyapıya ağırlık vererek değiştiren Piontek şöyle diyor filmde: “Danimarkalı disiplin lafından haz etmez. Kimse bize patronluk taslayamaz. Zaten pek parlak da sayılmayız der. İşte bunu değiştirmeliydim.”

roskilde1İkincisinin konusu Kierkegaard’ın şehri Kopenhag’ın banliyösü bin yıllık bir Viking kasabasında 1971’den beri düzenlenen bir müzik festivali. Festival direktörünün tanımıyla “Bir sürü iyi şey uzunca bir listede bir araya toplanıyor ve 100 saatlik bir flaşta başarıyla kaynaştırılıyor.” Ortada patlayan 100 saatlik bir flaş olduğundan, ellerinde bu belgeseli çıkaracak malzeme oluştuğuna karar verene dek çekimler için sekiz festivali takip etmiş yönetmen ekibiyle. Festivalin kendine has iki özelliği var. Alınan her bilet dünya çapında hayır işlerine aktarılıyor ve uzmanlık gerektiren alanlar hariç festival çalışanları gönüllü. Sayıları 20.000’i buluyor. Bu gönül verme hadisesi o kadar belirleyici ki festivali takibe gelen izleyicisinden, sahne alan müzisyenine kadar herkese Roskilde farkını yaşattırıyor. Temmuzda dört gün yaklaşık yüz bin kişi konser alanlarının çevresinde çadır kurup kendini geçici deliliğin kollarına bırakıyor. Bazıları bir süreliğine çizginin diğer tarafına geçerken, diğerleri bu kalabalığa gönüllü olarak göz kulak oluyor. Hoş bir simbiyoz söz konusu: öncelikler çatışması yaşanmadan, kişiliğe saygı temelinde Kuzey’in müsamahakâr zihniyetiyle iki taraf güzel güzel birbirini nötrlüyor.

Bu arada Roskilde’nin yönetmeninin bir yorumu dikkatimi çekiyor: “İnsanların hâlâ belgeseli dünyanın objektif tanımlanması olarak görüyor oluşu anlaşır değil. Bir şeyi çekmeye başladığınız anda, gerçekliğin bir dilimini seçmişsinizdir ki bu da sizin o gerçekliğe dair sübjektif algınızdır.” Bu yıl !fistanbul’da gösterdiğimiz Türkiyeli belgesellerin soru cevap bölümlerinde Bingöl’e olsun Doğa’ya olsun bu yönde bolca soru gelmiş idi.

+ There are no comments

Add yours