Gıda Ltd ve senden başla tartışmaları


if_foodinc_15_02_10-2Çok yazdıysak affola ama… Fikir Sahibi Damaklar adına Defne Koryürek ile yapılan sohbette konu ‘Ben ne yapabilirim ki?’ ye dayandi. Zira insan Monsanto gibi, Cargill gibi dev ulusötesi şirketler ve önlerini bulldozer gibi açan yasal/finansal/siyasal sistem kardeşleri karşısında kendini küçücük ve çaresiz hissedebiliyor. Geçen gün Pelin Batu liselilerle Aptallar Çağı’nı konuşurken onlar da benzer bir noktada kilitlendiler. (“Amerika’yı naapicaz?!” sorusu ve akabinde ‘sonumuz Wall-E’deki gibi mi olacak’…)

Senden başla, diyorlar. Herşey süreç ve sürece güvenmek zorundayız. Paranla ne aldığına dikkat et. İşlenmiş gıda alma. Pazara git. Pazarcınla ilişki kur. Marketten meyve sebze alma. Az tüket. Bağlantıların farkında ol. Defne: “Her birimizin tercihlerinin sorumluluğu olduğunun farkında olarak hareket etmeliyiz.”

NY’da yaşayan arkadaşlarımız var, 3 aile bir araba paylaşıyorlar. Organizasyonu can sıkıcı, gayri-pratik ve özellikle çevreci tipler de değiller ama sorduğumda “Sonuçta birşeyler değişecekse rahat rahat oturduğumuz için olmayacak. Biraz efor isteyecek” demişlerdi.

Çağrı (aşağıda yorum yazmış; selamlar!) bu argümanı orta sınıf lüksü olarak değerlendirmiş. Ekonomik-politik büyük resimde kimlerin nasıl ve hangi gıdalardan sistematik olarak mahrum bırakıldığını görmemezlik oluyor, der.

İkisi birbirini dışlayan yaklaşımlar değil bence. Büyük resimde birşey değiştirmiyor diye şahsi tercihlerimizi gözden geçirip ayar yapmamak da bana kaçamak görünüyor. Şu anda elimizde olan güç bu. Hepimiz yaparsak ne olacağını bilmiyoruz ki.batu1

İlla organik değil (Çağrı’nın o konudaki uyarısı yerinde); üreticiyle doğrudan ilişkiye girebileceğimiz (dolaysıyla üretim koşullarını nispeten bilebileceğimiz) alışveriş ortamları Türkiye’de hala mümkün ve aslında ucuz. Semt pazarları, mahalle fırınları var. Halk Ekmek bile organik ekmekler üretiyor. Senden başla’nın bir sonraki adımı elbette senin gibi düşünenlerle halkalanmak – sendika, kampanya, buluştuğun anneler grubu- ama başını da yok saymasak?

Sürece güvenmek burada devreye giriyor. Umut çünkü. Asıl lüks geniş planda birşey değiştirmiyor diye kendi alışkanlıklarımızı değiştirmemek olur sanki.

Gıda Ltd 21 Şubat Pazar 17.30’da tekrar gösteriliyor. Aptallık Çağı 20 Şubat Cumartesi 13:00.


1 comment

Add yours
  1. cagri

    Pelin selamlar sana da, ben de uzatmıyorumdur umarım. Söylediklerin çok doğru. Kesinlikle bu çabaları yok saymıyorum. Çok önemli çabalar bunlar. Sadece kafam karışık “ben ne yapabilirim ki?” konusunda… Fikrimce bu kadar umut ve gündelik hayatta birşeylere bu denli mikrodan başlamak bence bizi pasifleştiriyor ve sadece –pek çok şeyi varlığına borçlu olduğumuz- orta sınıf vicdanlarımızı rahatlatmaktan öteye gidemiyor. (Polis,s. çok güzel sorgulamış, vicdan nedir?) Dediğin doğru, umut etmek, sürece güven önemli. Tarih de umutla yapılır, ancak insanlar tarihi de içinde bulundukları verili koşullar içinde yaratır. Verili durumu kavramak için de biraz kötümserlik gerek. Food inc.’te anlatılanlara bakarak GDO üzerinden hikayeler anlatmak- bilinçlenmek için iyi bir başlangıç olabilir ya da evet hepimiz GDO Orucu tutalım, çok güzel. Ama bir yandan sürece dönüp bakmak gerek.

    Kötümser durum: gıda krizi zaten yaşanıyor, içinden geçiyoruz. 2001 yılından beri 5 milyon çiftçi ailesi tarım sektöründen tasfiye edildi. (Bu noktada filmi anmadan geçemeyeceğim, Agrarian Utopia çok güzel betimlemiş bu evrenselliği) Türkiye imza attığı Uruguay Roundu, DTÖ anlaşmaları ve AB ortak tarım politikası gibi anlaşmalarla başta tahıl olmak üzere pek çok ürünün ithalatçısı oldu bile. Türkiye’deki çiftçilerin küçük işletmelerinin ortadan kaldırılmasını sağlayan yasalar sessiz sedasız çıkarıldı. Aynı şekilde Türkiyeli çiftçiyi çoktan Monsanto, Pioneer gibi şirketlere mahkûm edecek olan “Tohumculuk Kanunu” 2008 yılında meclisten geçti. Tütün yasası- ilişkisi hiç kurulmayan sigara yasağı- tekel işçilerinin direnişleri… Yine şeker kanunu, 2009 sonunda birden özelleştirilen 6 şeker fabrikası ve yine göreceğimiz şeker işçilerinin direnişleri. Aynı şekilde Tarım arazilerinin uluslar arası şirketlere satılmasını sağlayacak “tapu kanununda değişiklik yasası” da aynı sessizlikle geçti. Evet durum gösteriyor ki yerli üreticinin bize satacağı bir şey kalmadı. Yani romantize edilmiş pazara git, pazarcınla ilişki kur dönemi maalesef geçti gitti. Geleneği yaşatmak adına bunu yapabiliriz belki. Köylülerin tohum veya fidan satmaları şu an yasak. Anadolu’da belli yerlerde pazarlarda köylü fideleri zabıtalar tarafından kesiliyormuş. 5 sene önce kuş gribi bahane edilerek bakanlıklar vasıtası ile köy tavukçuluğunu yok etmek için çaba gösterildi, başarıya da ulaşıldı. Epeyce köyde köylü tavuğu katledildi. Bizde bu manzaraları konforlu oturma odalarımızda seyretmekle yetindik, tüketici hakkı adına etiketsiz-markasız tavuk tüketmedik. Bence artık gıda sorunun sadece bir tüketici hakkı sorunu olmaktan çıktığını ve bir genel hak-insan hakkı haline geldiğini anlamamız, kabul etmemiz gerek. Çünkü farkında değiliz belki ama insan hakkı denen şeyin satın alma hakkına doğru evrildiği bir süreçten geçiyoruz. Ve ben de soruyorum aslında herkes gibi, bu hakları geleceğe ötelemeden an be an nasıl savunacağız, ne yapacağız ki “elde kalanı da” kaybetmeyelim?

    Aklıma yine bir film geldi, belki en doğrusu filmlerden gitmek. 2 sene öncenin !f filmlerinden biri. Filmin adı “how to cook your life”. Bu filmin pek çok açıdan doğru yerde durduğunu düşünürüm. Evsizlere yemek dağıtan grupla ilgili görüntülerden sonra, Refah toplumu-israf eleştirisi yapılır. Ardından kamera sokaktaki ağaçtan böğürtlen toplayan bir kadına odaklanır. Kadın şöyle der: “Yaklaşık iki yıldır erzak almıyorum. Küçük bir istisna hariç: bilmemkimin dondurması sekiz dolar. İnanılmaz derecede iyi, onları asla çöpte bulamazsınız. Ben buna arka kapı yemek şirketi diyorum. Her süpermarketin arkasında bir sürü güzelim sebze, ekmek ve yumurta o kutularda duruyor.Kimisi kırık, çürük ama çoğu iyi durumda. Son kullanma tarihleri biraz geçtiği için atılmışlar. İyi yiyecekleri kolayca ve bedavaya bulmak varken, neden gıda alışverişine birsürü dolar vereyim ki? Yemek tariflerinde yaratıcı olmam gerekiyor, reçel yapıyorum, çoğunu da konserve yapıyorum. Aslında bu çok güzel…” İşte artık sistem dışına çıkabildiğimiz ve halen bizim olan alanlar. Ve anlatıcı orada çok değerli bir tespitte bulunur. ” Toplum için artık elma sadece elmadır, ya da havuç sadece havuç. O ya da diğeri, nereden geldikleri farketmez. Bir başka deyişle yiyecekler de meta haline geldi, sanki artık değerli değiller. Bireysellikleri yok. Hepsi madde-şey, alt tarafı insan makinesi için yakıt…” (Filmi izlerken aldığım notlardan)

+ Leave a Comment