Festival tavsiyeleri..


Aslında epeydir bir festival yazısı yazmak istiyorduk, ama bir şekilde son 3 gününe yetişebildik. Kendimiz dışındaki festivalleri izlemekten hep çok keyif almışızdır. Film izlemenin katışıksız zevkine varmak, bir filmden çıkıp başka filme koşturmak. Arada çay/kahve molası vermek. Evden getirilen meyve/sandviçle günü dışarıda geçirmek. Yönetmenlerle laflamak.. Bizimkine benzeyen, ama farkları da olan bir seyircinin verdiği tepkileri, soru-cevap seanslarını ziyaret etmek. Ve tabii, sadece festivalden festivale görülen arkadaşları benzer şeylere koştururken yakalamak. Yeniden sinema konuşma isteğinin canlanışının ve baharın gelişinin habercisi aslında İstanbul Film Festivali. Bu seneki programa baktığımızda, birçok filmi diğer festivallerde/screener’lardan izlemiş olsak da, merak ettiğimiz, belki size tavsiye edebileceğimiz bir şeyler olabilir dedik.

Uğultulu Tepeler: Bu seneki yarışmanın favorilerinden. Andrea Arnold Bronte’nin romanını oldukça stilize bir şekilde uyarlıyor. Toronto’da izlediğimizde çok etkilenmiştik. Zaman geçtikçe bendeki etkisi biraz daha azalır gibi oldu ama gene de senenin en iyi seyirliklerinden olduğu kesin.

Alps: Lanthimos’un ilk filmi Kinetta’nın bir şekilde yeniden yapımı gibi. Dogtooth gibi nev-i şahsına münhasır filmlerden. Kısıtlamalar, oyunlar ve katı kurallarıyla çok oyuncul, bir nevi Oulipo’cu bir sineması var Lanthimos’un.

Yalnız Gezegen: Toronto’daki son günümüzde izleyip çok sevmiştik Serra’yla. Çok bir şey olmuyormuş gibi gözüken, ama inceden inceye çok şeyler olan filmlerden. Yıllar önce !f’de gösterdiğimiz nefis ‘Day Night, Day Night’ın yönetmeni buralarda!

Sadece Rüzgar: Benedek’in Berlin’de FIPRESCI ödülü alan filmi. Womb’dan sonra ne yaptığını çok merak ediyorum.

Barbara: Christian Petzold’un filmlerini yıllar önce Istanbul Modern’de bir retrospektifte gördüğümden beri, hep bir sonraki filminde ne yaptığını merakla takip etmişimdir. Jerichow biraz hayal kırıklığı olmuştu ama bundan epey umutluyum. Berlin’de en iyi yönetmeni almıştı.

Hors Satan: Bruno Dumont Hadewijch’le bir azizenin yaşamını didiklemişti. Şimdi de zaman zaman Bunuel’e kayan bir perspektifle şeytanı/kötülüğü didikliyor.

Oslo, 31 Ağustos: Reprise’ini pek sevdiğimiz Trier’in bu son filmi ilk Cannes’da gösterilmişti. Sonra Venedik’te 2 dakika kısalarak tekrar oynadı. Oldukça iyi işleyen bir hikayesi var. Pierre Drieu La Rochelle’nın 1931 tarihli Louis Malle’in de uyarladığı ‘Le Feu Follet’nin serbest bir uyarlaması.

Crulic Serra’nın çok sevdiği, Locarno’dan beri hep konuştuğu  : )

Ölüm Listesi Down Terrace’la keşfettiğimiz Ben Wheatley, İngiliz gerçekçi sinemasını çok akla gelmeyen boyutlara yaşıyor. Şüphesiz senenin en hoş süprizlerinden!

Ve tabii ki  Whit Stillman’ın muhteşem geri dönüşü Damsels in Distress.

+ There are no comments

Add yours