Çalışanın elması kızarıyor demiştim değil mi?


Fitaş’tan ofise uğradım bir iki şey almaya. Alıp dönecektim ama burada kalıverdim.

Muftağın orta yerinde iki koca poşet. Üstünde yazar “La Cave“. İçine baktım, var içinde üç güzel şişe. Kırmızı kırmızı. Ooooh… Ölmüşlerinin canına değsin kardeşim dedim içimden. Yuvarlıyorum bir yandan dekante ederektene.

kızaran elmalar

Taktım Bade’nin state-of-art kolonlarını bir yandan da. (YouTube izleyebilmek için başbakan dahil kırkbin takla atmak zorunda olduğumuz bir ülke yaşayan biri olduğumu hatırlayarak ve hatırlatarak. Biraz bana meraklısı olduğum arkeoloji kitaplarındaki 12 yüzyıl Çin bürokrasisini anımsatarak… Önce faşizmi kitlelere gazla. Sonra onu her bir şeye bahane göster. Bu ülkede önümüzdeki 50, 100 sene içinde her türlü bireysel özgürlüklere ulaşılması iyi dileklerimle…)

Neyse siz boş verin onları şimdi. Şöyle kimsecikler yokken vereyim ben size bir iki tüyo:

Bizim zatı muhteremleri merak ediyorsanız herhangi bir gün 13:00-16:00 arası gidin Zencefil’e görürsünüz nur cemalini. Misal ben hiç merak edip gitmem çünkü ofiste görüyorum zaten sürekli.

Antoine diye dünya tatlısı bir filmimiz var mesela. Ölçü birimi milimetre olanlar; ince bakan, ince görenler için rafine bir belgesel. Fark edip izleyenleri dost sohbetlerine konu edecek.

Double Take var sonra. “World is not a mystery/ Flicker world is my oyster” diyenler, detaylı ve derin okuyanlar için.  Başkasından duyarsanız vaktinde repertuarınıza eklemediğiniz için hayıflanacağınız bir film.

Quick Gun Murugun, Human Zoo, Love Exposure, Rough Cut ve Red Riding Triology‘nin herhangi bir seansında hazır bulunmayıp da ben fantastikciyim deme cesaretini göstereni allah çarpar, çarpar da nereden geldiğini anlamaz valla.

Neme lazım, ben işime yumulayım yine ufaktan.  Devam ederiz sonra.

+ There are no comments

Add yours