Bir gün aldı götürdüler, bir daha gören olmadı


Hayrettin Nerede?

Hayrettin Nerede?

Bu yıl Nostalgia For Light’ı festival gezen Patricio Guzman’ın Arjantinli meslektaşı Hector Faver’in anılarına dayanan dikkat çekmemiş bir ortak çalışmaları vardır. Benimse takıntılı biçimde sevdiğim bir belgeseldir “Invocacion”. Kendi dilinden biraz kendini anlatsın istiyorum:

“Sahne 31 ya da 234. 1973 yılı mart ayının bir cuma günü. Sıcak, puslu bir gün. Renkli, Super-8 formatında bir kısa film. Saniyede 24 kare. Zaman sırasına göre çekilmiş. Montajsız. Tekrarsız. Süre: 3 dakika 20 saniye, bir tam makara. Başrolde üç çocuk: Fabian, Pablo ve Hector. Fabian ve Pablo Schalit şu anda yaşamıyorlar.

Sahne 67 ya da 129 belki de 532… Saldırılara, cezasız kalmış katillere, onların arkasındakilere, soruşturmalar hâlâ devam ediyor diyenlere hangi numarayı verirsiniz? Kim onlar? Onlar da bizimle aynı sokaklarda mı yürüyor? Kahve içiyorlar mı? Kapılarını kilitleyip açıyorlar mı? Birbirlerine gülümsüyorlar mı? İrili ufaklı problemleri oluyor mu? Çocukları var mı? Hastalık, susuzluk, uykusuzluk çekiyorlar mı? Düşünceleri ya da anıları var mı?

Ölüler ve diğerleri. Özgür olan ve oy verenler. O işe bulaşmadığını düşünen ve unutanlar. Gülümsemekten ve unutmaktan dolayı utanç dolular. Sarıldıklarında bile utanıyorlar. Çocukları, problemleri, hastalıkları, kahkahaları ve oyları olsa da, kişiliklerinden, özlerinden, benliklerinden, bir kimlikten yoksunlar. Kendilerini kişiliklerinden yoksun bıraktılar. “Yoksun”, “Kayıp” demek değildir. Yoksunluk bir varoluştur, ama kayıplık öyle değil. Kayıplar, ne kül, ne toz, ne toprak ne de havadırlar. Kayıp, cismen var olmaz.

Canlılar ve ölüler. Yoksunlar ve kendinden yoksunlar. Farklı uzamlarda var olurlar. Farklı zamanlardadırlar. Vardırlar.

Bazıları, kayıplarla yaşar. Kendi bedenlerinde onları misafir ederler. Ve onların mimikleri, kendilerine has kişisel özellikleri olur, kendi mimikleri olur. Onların seslerinin yankısı, kelimeleri havada yüzüyormuşçasına. Unutmak istemeyenlerin, unutmayı kabul etmeyenlerin, kendilerine dayatılan yaşadıkları zamanı kabul etmeyenlerin zihninde dönüp durarak.

Diğerleriyse, kendilerinden yoksun olanlar, ağır bir bedenle dümdüz ileriye bakarlar. Zamanın çizgisel olduğunu düşünerek, bir gelecek kırıntısına doğru ilerleyerek, arkalarında bıraktıklarını silerek, üzerini çizerek.

Buhar olup uçuyor. Her nasılsa eriyiveriyor, kayboluyor. Kayboluyor. Var olması duruyor. Sonra onlar, kendinden yoksunlar, kendi zamanlarında ilerliyorlar, kendilerini affedenlere oy vererek ve merdivenin aynı basamağını paylaşarak. Sonrasında sokaklar, hep aynı sokaklar. Teferruatlar, aynı teferruatlar. Oy verdiklerinin monologlarına kulak kabartıyorlar, fiyatların yükseldiğini ve kıçlarının acıdığını hissederek.

Anıların gerçek anlamı bize yaşayanların, unutanların ve hayatta kalanların tarihi tarafından dayatılıyor. Böylece ölümlerin varlığı unutuluyor. Sahne X’te, sahne80’de, sahne 532’de saniyede 24 kare hızında.”

+ There are no comments

Add yours