Baharla birlikte festival geldi yine istanbul’a. Sokaklara çıkalım!


spring2Bu ne güzel zamanlamadır. Tam da topraktan çıkma vaktimiz. Bilet yoksa bile, olsun canım, bir yürüyelim oraya kadar, buluruz kapıda nasılsa birşeyler vaktimiz. Bulamazsak hemen aynı andaki diğer seanslara bakma, bahar bahar başımıza gelen bu bolluğa şükretme vaktimiz.

Baktım, bizler !f gelecek yıl sağ salim 10. yılına giriyor diye sevinirken, İstanbul Film Festivali gelecek yıl 30 yaşına giriyor olacak. Tam bir kuşak var aramızda. O da benim kuşağım işte. Gerçekten İKSV’nin elinde büyüdüm ben. Yaş 13, hadi bilemediniz 14, o zaman beni tanımladığını -ya da tanımlasa iyi olacağını-düşündüğüm Cumhuriyet gazetem kolumun altında, Beyoğlu’na ilk ziyaretlerimi yaptım hayatımın pek erken baharlarında. Annesinden dolmuşla tek başına karşıya geçmek için izin alabilen ilk çocuklardandım; hep dediğim gibi, hastasıyım annemin. istiklal

Neyse, biz de büyüdük !f olduk, festival festival dolaşıp birtakım filmleri bir tık daha önce izleyebilir olduk ya, bu bolluk günlerinde ‘kaçırılmasın!’ listemden bir kuple paylaşmak isterim. Yok, hepsini izlemedim, bazıları bu Nisan’a nasipmiş.

‘Büyük’ filmlerden söz etmiyorum–herkes galaları takipte zaten.

1- Exit Through the Gift Shop. Banksy. Haliyle. Filmi ilk duyduğumuzda filmi getirebilsek, gizli gizli Banksy’i de istanbul’a getirsek, sağda solda dolaşsa, İstanbul’u şöyle bir güzel tokatlasa diye hayallenmiştik. En azından filmle başlayalım ve aynı anda şehrimizin duvarlarını da takibe alalım. Zaten uyanık olalım, bu şehrin duvarlarında meramını anlatan çok kardeşimiz var halihazırda.
banksy2
2- Collapse– Geçen yıl Toronto’da Pelin’le bizi en çok etkileyen belgesellerden. Dünyanın çivisinin çıktığına dair kesin kanıtlar veren akıllı bir amca -amca deyip geçtiğime bakmayın, var tabii onun da ele gelir bir geçmişi–, çok net, çok basit şeyler söylüyor. Hesap kitap yapıyor, yakında bizi çok çok kötü şeyler beklediğinden, yolumuzu acilen değiştirmezsek, sonumuzu değiştiremeyeceğimizden söz ediyor. Ona komplo teorisyeni diyenler çok. Ona komplo teorisyeni demektense kendimize ‘aptal’ desek daha bir vizyoner takılmış oluruz.

3- To Die Like a Man, Eyes Wide Open. Ben başka festivallerde ikisini de kaçırdım. Ben ettim, siz eylemeyin.

4- Lübnan. Şu Hurt Locker ve Nefes rezaletlerinden sonra, ortamda ‘normal olan zaten militarizmdir, hadi herkes kendi askerlerinin hikayelerini en dokunaklı şekilde anlatsın’ furyası kabul gördü ve midelerimize kramplar soktu ya, bir de Lübnan’ı görün isterim. O da çok eleştiri aldı, ama bence başka bir damardan konuşuyor. Sonra belki hep birlikte bir muhabbete başlar, Waltz with Bashir’e de bir daha bakarız, kahramanlarımızı, acıklı dokunuşlarımızı, ‘karşı taraf’lara nasıl baktığımızı bir daha anlamaya çalışırız. film_lebanonGerçi doğrusu bu ya, çekinirim birtakım konularda gerçekten ne düşündüğümü söylemeye– bana erkenden Beyoğlu’na dolmuşla gidebileceğimi söyleyen annem, din, seks ve askerlik konularında kendi düşüncelerimi söylerken etrafta olan bitene hep dikkat etmem gerektiğini de söylemişti. 14 yaşındaki kızına ülkenin (ülkelerin?) özünü tek cümlede verebilmiş sanki?

5- Şok Doktrini. Çok merak ediyorum. Naomi Klein’ın içine hiç sinmemiş. Okuyalım, izleyelim, sonra konuşalım derim. Bu sayede yalnızca felaket kapitalizmini değil, aynı zamanda bir belgeselin yapılma süreçlerinde hayata geçirilen pratik / politik seçimlere de bir bakabiliriz sanki. Bant dergisinin Temmuz -Ağustos sayısıydı sanırım, leziz bir şok doktrini dosyası vardı, Ulus Atayurt hazırlamıştı. Keşke bir de filmden sonra bir not düşsseler.

6- Hadewijch. Lütfen kaçırmayın!
‘How can we be inncocent in a world where people vote?’
‘Oy verdiğimiz bir dünyada nasıl masum olabiliriz ki?’
(filmden)

Daha var aslında. Ama festival zamanına saklayalım biraz. Filmden çıkar, muhabbet ederiz.

4 Comments

Add yours
  1. cagri

    Benim ilk beşim:
    -ana / ıslık çalmak istersem çalarım
    -erkek gibi ölmek (kime niye kime kısmet oldu iff programında görmek)
    -yoldaş modası
    -köpek dişi
    -boşluk /erkeksiz kadınlar

    Bir de cumartesi gecesi emek sineması yıkımına karşı
    – film kameralı adam

  2. mustafa uzuner

    ben collapse’a o kadar bayilmadim, soyledigi seylerin kimine katilmamak aptallik olsa da, zorlama bir gelecek onerisi yapmasi ve Michael Ruppert’in elinden dusurmedigi sigarasi bircok celiskiyi de beraberinde getiriyordu. banksy’yi cok merak ediyorum, ve kacmayacaklar arasina kesinlikle Maurice Pialat’nin Istanbul’da cektigi kisalari alirdim. To die like a Man ve White Material gecen senenin en iyi filmlerindi, buna suphe yok. Trash Humpers da ‘deneysel’ seyleri sevenleri tatmin edecektir. Bunlarin yaninda, ‘l’enfer d’henri georges clouzot’ kesinlikle muhtesem. Bir filmin yapilma surecine dair en iyi filmlerden olabilir hatta. Hadewijch’i gecen Bruno Dumont retrospektifi dolayisiyla tekrar izledim. Hala 3. act hakkinda ne diyecegimi bilemiyorum ama kesinlikle izlemeye deger. (bir de sanki son bolum bu izledigim ikinci kopyada biraz daha muziklendirilmis gibi geldi.) Vaktiniz olursa Losey’ler de kacmaz tabi. Servant’i buyuk ekranda izlemek; Modesty Blaise’in psikedelikliginden ve The Go-Between’in naturalizminden basinizin nasil dondugunu anlayamamak nasil bir sey deneyimlemek icin! Ve belki de en onemlisi, Emek Sinemasi’yla ilgili yapilmaya calisilan seylere sessiz kalmayin.

    http://emeksinemasi.blogspot.com/

+ Leave a Comment