Apichatpong’un en sevdiği 5 film(miş)


Son birkaç gündür Apichatpong Weerasethakul üzerine yayınlanan ilk monografi olma özelliği taşıyan nefis kitabı aşındırıyorum.. James Quandt (kendisi  sevgili TIFF yüzünden -şimdilerde- tarihe gömülen Cinematheque Ontario’nun baş programcısı, kuratörü, tam teşekküllü sinema insanı olurdu) daha önceki Robert Bresson (800 sayfa, belki de bir yönetmen üzerine hazırlanmış en iyi kitap!) derlemesiyle olduğu gibi mükemmel bir editöryal iş çıkarmış. Tony Rayns’in, Benedict Anderson‘un, Tilda Swinton’la Mark Cousins’in mektuplaşmaları ve daha birçok süpriz detay/okuma yanında Joe’nun kendi yazdıklarından mürekkep kitap hem teorik açıdan ilgilenenleri tatmin ederken hem de her filmiyle daha ilginç sulara doğru yol alan bir yönetmeninin nereden geldiğini görmek isteyenler için paha biçilmez bir kaynak vaziyetinde. Aşağıdaki kısım da bu kitaptan bir kuple..

2007 yilinda International Herald Tribune, Apichatpong’dan en sevdigi 5 filmini siralamasini istiyor ve Joe da soyle bir liste hazirliyor:

1) Andy Warhol- Empire

“Temel olana geri dönüş: yönetmen aynı zamanda görüntü yönetmeni de, kamerayı hareket bile ettirmiyor – hatta bırakıp gidiyor. Kameranın kendisi için görü(ntulu)yor olması gibi bir şey. Günümüzdeki imaj bolluğunda, bu film bize film metaryalinin sade güzelliğini hatırlatıyor – sabır, film izleme edimi, ışıkların binada yavaş yavaş gözükmeye başlaması.”

2) Bela Tarr- Sátántangó

“Bu siyah-beyaz film olumlu anlamda tam bir kabustu. (…) Bir sahnede 1 saat boyunca yağmur yağdığını hatırlıyorum da sinema salonunu sel götürecek sanmıştım.”

John Boorman- The Emerald Forest

“Bunu oturduğum şehirdeki büyük bir sinema salonunda izlediğimde filmdeki ‘Amazon’ görüntüleri beni adeta sarmalamıştı. Hikaye bugün de süregiden birçok şeyi yansıtıyor aslında: yağmur ormanlarını nasıl yokettik ve nasıl doğa bizden hesap soruyor falan gibi. Görüntü açısından da, yeşilin değişik tonları öylesine eksiksizdi ki, sadece tek bir renk tonuyla çekilebilecek bir film hayal etmeye başlamıştım.”

Tsai Ming-liang- Goodbye Dragon Inn (Elveda Sinema)

“Tsai Ming-liang hakkında ne söyleyebilirim ki? Tam anlamıyla bir yönetmen. Film, Taipei’deki eski bir sinema salonunda yapılan son gösterim hakkında. Ve film Tsai Ming-liang filmi olduğu için yağmur yağıyor. Yağmur Sátántangó‘nun hissettirdiği ölçüde şiddetli değil, ama gözyaşlarının tükenmesi ya da enerjinin çekilip alınması gibi bir şey. Eski usul sinema salonu yok oluyor, ve aynı zamanda sinemanın da bugün yaptığımız biçimdeki filmlerin de tedavülden kalkmak üzere olduğu anımsatılıyor. Neredeyse hiç diyalog yok- bir anlamda sessiz  film  ya da sanki konuşmayı reddeden bir film gibi. Sinematografisi başarılması imkansız derecede yalın gözüküyor.. Bazen adeta sinema salonunun zeminini koklayabilecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz! Elveda Sinema ağlatan bir şiirsellikte çekilip ortaya konduğu ve beni neslimi alakadar eden tarihsel bir bakış açısına ortak ettiği için çağımızın en iyi filmlerinden birisi olduğuna ikna olmuş durumdayım.”

Naomi Kawase’nin super 8 filmleri:

“Benim henüz görmediğim bir Kawase filmi geçen sene Cannes Film Festivali’nde büyük jüri ödülünü kazandı. Her zaman onun süper 8 filmlerini hatırlıyor olacağım: etrafını, büyük annesini, gökyüzünü ve çiçekleri görüntülediği.. Herkesin çok rahatlıkla kullanabileceği süper-8 kamerayla çektiği filmleri, birçok başka filmine tercih edeceğime neredeyse eminim. Kavramsal ya da deneysel denilebilecek işler değiller, ama hepsi bir şekilde hayat hakkında. Yüreğiyle görüntülediğini rahatlıkla hissedebiliyorsunuz. Bu Warhol filmlerinin tam tersi bir konum aslında. Bütün bu işler başka kıtalardan olmasına rağmen, yaratıcılarının tesirini rahatlıkla duyumsayabiliyorsunuz; Warhol sizi yalnız bırakıp giderken, Kawase elinizden tutup size evinin bahçesini gezdiriyor. Bu çok samimi bir yolculuk, mütevazı bir sinema.”

1 comment

Add yours
  1. mükerrem dursun

    ya şu kawase’nin filmleri niye istanbul festival trafiğine giremiyor?? ifçiler, sorarım size…

+ Leave a Comment