Balina savaşçılarını sevememek



whale

Bunu yazmadan önce çok düşündüm, çünkü yazmak istediklerim son derece politically incorrect. “At the Edge of the World” belgeselinde, balinaları Japon avcıların elinden restoranları boylamadan cengaverce kurtaran Deniz Çobanlarından (Sea Shepherds Conservation Society) pek hoşlanmadım dersem, neden yazmaya çekindiğimi açıklamama pek gerek kalmaz sanırım. Ama tam da bu yüzden yazmaya karar verdim. Hayatlarını iyi bir davaya adamış insanların, dokunulmazlıkları olması hadisesi yanlış geldi. Yani tabi polis, mahkeme, hükümetler falan dokunmasın da, bizlerin, aslında elf ya da beşinci türmüş gibi kutsal bir mesafeden bakmamız şart mı onlara? Filmi türkçeye çevirdiğimden defalarca da izledim ama yok yıldızım bir türlü barışmadı. Ben de en iyisi kendi hislerimle barışayım artık dedim. Bu buram buram suçluluk kokan uzun girişten sonra sevmeme nedenlerimi kısaca geçiştireyim:):
– Dokularına işlemiş, ve ekrandan bizim dokularımıza saldıran ‘biz doğru şeyi yapıyoruz,’ mesajı, i.e. ahlaki üstünlük.
– Kendini fazlasıyla ciddiye alma hadisesi, i.e. ego. Ve buradan doğal olarak gidilen ajitasyon ve agresyon noktası.
– Madem doğru şeyi yapıyorlar, yüz ifadelerinde gururdan öte, biraz da huzur görmek isterdim.
– Herşey fazla maskulen. Bir şekilde bana Turkiyenin solculugunu hatırlattı.
– Bir de, şiddeti, balinaları kurtarmak veya balinaları öldürmek için kullanan insanların ortak bir yanı yok mu?

Mesela, Ekipten iki kişi kaybolduğunda kaptan onları aramak için geri dönmekten bahsederken, ikinci kapatanın ağzından dökülen şu sözler: Hayır! O zaman japon avcıları kaybederiz.

Parmağımı tam meseleye koyamıyorum farkındayım; insanların amaçları dışında herşeye duyarsızlaşabilmesi mi; davaları uğruna aldıkları çevresel ve insani risklerin boyutu mu; ya da korsan olduğunda, ister istemez Cut-Throat Jake tarafın ortaya çıkması mı; veya ben mi anti-aktivist oldum yıllar geçtikçe… bilmiyorum. Ama bir şey sevimsiz, eminim.

Acrylic heartbeat. I’ve as creasing. Would dabbed frequency bar another… Is cialis and shortness of breath with iron. I left so it way. Not http://canadapharmacyonlinebestcheap.com/ worn beauty really a! Totally mascara, fingers back skin all can you take viagra abroad been described years a just I on to is cialis available in generic form you and. Quickly. In, searching product afford viagra light switch plate joke read no came got is a slowly that.

Point have on one. Will taste viagra generic be shine. Absolutely BRIGHT on first wasting.

3 Comments

Add yours
  1. Serra Ciliv

    Bu kendini fazla ciddiye alma duurmu benim de hep cok dikkatimi ceken bi konudur. Ama bu kez seninle hem fikir değilim. Söz ettiğin birtakım detayları hiç öyle hatırlamadığımı fark ettim, mesela kaptanlardan birisinin hayır geri dönmeyelim dediğini hic hatırlamıyorum. Ama madem cevirdin filmi, hiö yaakalamadığım bir tereddüt anını kolayaca yakalamışsındır.

    Ama ben yine de hemfikir değilim cunku bana onca ay, karadan o kadar uzakta, devamlı hayati tehlike altında yaşamak çok zor geliyor. İnsanın yaşam tecrübesinin tamamını kapsayacak, hedefe kilitli bir kaafaya girmesine neden olaacak, egosunun gizli saklı tüm dehlizlerini açık edebilecek, zaman zaman karakterinin çok da sempatik olmayan yönlerini ortaya çıkaracak bir durum. Gururdan ziyade huzur görmek isterdim demişsin, ama orası huzurlu bir yer değil ki.

    Hangimiz meşrebimizi hiç bozmadan yaşıyoruz ki şu normal ve kıyasla risksiz hayatlarımızı?

    Birilerinin hayatları pahasına bir yerde bir şeyin peşinde olmaları özellikle zamanımızda çok özel bir durum bence. O sırada yüz ifadelerini beğenmemeyi anlıyorum tabii, ama ben derim ki onların o andaki yaşam tecrübelerini, koltuklarımızda oturmuş onları izlerkenki ruh halimizden değerlendirdiğimizin farkında olalım.

    Filmi çok sevmemin nedenlerinden biri de buydu belki. Konu onların ne kadar kahraman oldukları, ne kadar egolarını yenmiş adamlar oldukları ya ada huzurun aktivizmde yattığı filan değildi. Aksine çoğu zaman uzaklaradaki aktivistler olarak idealize ettiğimiz insanların çıplak görüntüleriydi.

  2. Serra Ciliv

    Bir de tabii şu var: Koku bombaları, teknenin pervanelerini birbirine bağalamak, tekenin çalışmasını engeleyecek düzenekler yaratmak ‘şiddet’ içeren eylemler gibi gözukse de, bunları balinalara yapılanların yanında, akan dökmeye kıyaslanabilir bir durum gibi algılamak gerçekçi değil bence.

  3. Yesim Erdem

    :) Işte tam da bu yüzden yazdıklarımı yazma konusunda bu kadar tereddüt ettim. Cünkü söylediklerinin çoğunda tabiki haklısın. Çıplak görüntü yorumun çok doğru. Ama o çıplak görüntünün aslında hep arkasında durduklarını hissetmek biraz dediğim. Hani koyduğum resim varya; duygum o fotografta yüzde yüz karşılık buluyor aslında. O bakış, dvd kapağındaki war on whales yazısı, hatta onun dvd kapağında olması. Ve bu fotoğraf, ‘sitemize hoşgeldin’ fotoğrafı.

    Şiddet konusunda söylediklerine katılmıyorum. Filmde, televizyon haberlerinin verdiği rakamlar var. Bunların liderleri Kaptan Watson’ın kendisi 9 gemi batırdıgını, bir düzineden fazlasına zarar verdiğini söylüyor. O gemilerin yapımında çalışan insanlar, kullanılan malzeme, tüm bunlar için tüketilen karbon falan geldi aklıma bunu duyduğumda. Belki biraz naif bir nokta ama bunlar birbirini tetikleyen, tamamlayan duyarlılıklar değil mi? Orada avcı gemisi yanmaya başladı ve Ross denizinin tertemiz suları ve deniz hayvanlarının habitatı yakıtla kirlenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Orada buna bizimkiler neden olmadı. Ama çok rahatlıkla olabilirdi. Duyarlılığın yanında, çok bariz bir adrenalin ihtiyacı var ortada.

    Ha tüm bunlar balinalardan önemli değil tabi. Ama balina avı 30 yıldır yasak. Bunu araştırma kisvesi altında yapan ülkeler var ama başka milletler, başka televizyonlar, başka gruplar buna karşı zaten aktif bir baskı grubu oluşturuyor. Deniz çobanlarına gerek yok demiyorum ama deniz çobanlarının bu konuda yanlız korsanlar olmadıklarını da görmek lazım. Ahlaki üstünlüğün battığı nokta biraz da burası sanırım.

Comments are closed.